Hepimiz aynı topraklarda doğduk. Dinledik, duyduk, hissettik, bizim nesil biraz daha şanslı sayılır. Daha çok olaylara tanık olduk. Hasrete tanık olduk; yaşayamadığımız coşkuları, buhranları, sevdaları anlamaya çalıştık. Amaçlarımız hayata biraz anlam katabilmekti. Kimilerimiz baba yurdundan mecburen uzaklaştı, soluğu gurbet ellerde aldı. Aş için, iş için buna mecbur kalındı. Yerinden yurdundan uzaklaşmak hiç de kolay değildir.
Çocukluğumuzda dinlediğim masalları, hikayeleri unutabilmem mümkün mü. İnsanlar her zaman doğduğu yerlerin hasretini çeker diyorlar; doğrudur dedim. Hasreti çekilen sadece köyün, yolları, okulları değildir. Toprağın rengi, esen rüzgarı da hasreti çekilendir. Mesela ben yediğim mısır ekmeğinin tadına hasretim. Hasret öylesine bir şey dir ki insan tüm duyularıyla, benliğiyle, belleğiyle yaşıyor onu.
Mesela türkü söyleyerek fındık toplamayı özledim. Topladığım fındıkları çuvala dökmek ve o çuvalı sırtlayıp harmana taşımak. Bu da özlemdir, hasrettir.
Yok efendim memlekette her zaman yağmur yağarmış, çise, duman olurmuş. Varsın çiselesin hava durmadan. İşte ben bunu seviyorum. Çocukluğum bu havalarla haşır neşir geçti. Bu havalarda ben ineklerin peşinden koştum. Bu havalarda ben ormanlarda dolaştım.
Yıllar oldu turşu kavurması yemeyeli. Bol soğanlı. Yanında çay. Her sabah kahvaltımı turşu kavurmasıyla yapmak isterdim. İşte bu da bir hasrettir.
Çok bıldırcın tutmaya giderdik. Elimizde lüküsler. Üç beş arkadaş. Kimi zaman kaban çimenlerinde, kimi zaman litar taşlarında. Bir gecede 20-30 bıldırcın yakaladığımızı hatırlıyorum.
Köyümüz… Bizim köyümüz. Taşı da toprağı da bizim. Ben köyümün taşını, toprağını da öperim, hasret gideririm. Kuşlar nasıl isterse yuvalarına dönmeyi, ben de memleketime dönmeyi hep isterim. Kim istemez mısır ununda hamsiyi bakır tavada pişirip afiyetle yemeyi…
Mustafa Çolakoğlu |